30 Nisan 2009 Perşembe

Invaders in Maslak..!

Maslak plazalar bölgesi.
Bazıları için kurtarılmış bölge sayılabilecek,takım elbise ve yüksek topuklu ayakkabının belki de en yoğun yaşandığı yerlerden biri.
Öğlen saat 12:46.
İşgalci birlikler konuşlandıkları gölgelikten etrafı kolaçan ediyorlar.
Duruşlarından,Esenler otogar bölgesinden oldukları anlaşılıyor.
Ellerinde sigara,ayaklarında Çetinkaya'dan alındığını tahmin ettiğim kösele ayakkabılar,çoraplar bilek hizzasına düşmüş,kadife ve kot pantolon üzeri uyumsuz ceket,içi boğazlı kazak.


Bu tabloyu gördükten sonra,Nero personeli tarafından tutkuyla hazırlanmış ve benim beğenime sunulmuş double espresso'mu yudumlarken dudaklarımdan dökülen yegane cümle "What the fuck r u doin' man?"oldu.

26 Nisan 2009 Pazar

Kediyle Aşık Atarsan Böyle Olur..!

Bizim binanın içinde,daire kapılarının olduğu bölümlerde motion sensor'lü ışıklar var.Tasarruf amacıyla bunları taktırmışlar ki,ışığın süresi uzundu,kısaydı diye binbir kavga dövüş yaşanmıştır vakti zamanında.

Geçen akşam iş dönüşü merdivenleri çıkarken,komşunun kapısında bekleyen kara kedi beni görünce hızlı bir şekilde koşmaya başladı.Baktım sensor kara kedinin hareketini algılayamadı ve yanmadı.Ben de deneme amaçlı,sensor'ün altından çok ama çok çok yavaş geçmeyi denedim,bakalım aldatabilecek miyim diye.Olmadı tabi ki.Çat diye yandı.Ya gerektiği kadar yavaş değildim yada üstümdeki renkler kedinin tüylerinin ona sağladığı doğal kamuflaj kadar etkili değildi.

Ama pes etmeye niyetim yoktu.

Geçen gece,baştan aşağı çektim siyahları ve gecenin 3'ünde attım kendimi binanın içine.İşim gücüm yok,uyku da tutmamış nelerle uğraşıyorum.Amacım giriş katına kadar sensor'lere yakalanmadan inebilmek.(tabi bu salak oyunda son zamanlarda ps3'te oynadığım metal gear solid 4'ünde etkisi var sanırım)

Daha ilk sensor'de yakalandım.Ama hiç sinirimi bozmadan aynı azim ve daha da yavaşlatılmış hareketlerle alt kattaki bir sonraki sensor'e doğru ilerlemeye başladım.

Bu sefer başaracaktım sanki,sensor'un tam altına kadar unnoticed geldim.Bu sırada kapısının önünde durduğum dul teyzenin (ki beni tanır ve sever,ne zaman rastlasa halimi hatırımı sorar,her sene kocasının ölüm yıldönümünde helva kavurup kapı kapı servis yapar) kapısından anahtar tıkırtıları gelmeye başladı.Herhalde kapıyı kitliyor yatacak derken,şak diye teyze elinde çöp torbasıyla kapıda belirdi.

Işığın yanmasıyla,kadının "Hiiiaaaaahhh..!" tadında bir sesle kendini geriye doğru atması bir oldu."Münevver teyze benim puffy,korkma korkma.."nafile.Kadının aklı başından gitti.Onun yerine koydum kendimi,ben bu yaşımda erkek halimle korkardım herhalde.

Meraklıdır da Münevver teyze."Dur su içip gelicem,allah canını almasın,kalbime inecekti,bekle gitme bir yere" dedi ve gerçekten de suyunu içip geri geldi.

"Evladım deli misin,divane misin,napıyorsun gecenin köründe binanın içinde hırsız gibi?"

Şimdi anlatsan bir türlü,anlatmasan bir türlü.Aniden aklıma gelen senaryoyu yazdım,yönettim ,oynadım.Hem münevver teyzenin içini rahatlattım,hem de bundan sonra binada sorumluluk sahibi,cesur bir adam olarak anılmamı sağlayacak repliğimi söyledim.

"Bahçede arabaların arasında gezinen bir adam gördüm,hırsız olabileceğinden şüphelendim.Ben de karaları giyindim sinsi sinsi onu enselemeye gidiyorum Münevver teyze" dedim.
Tabi ardından yaklaşık yarım saat,Münevver teyze camda,ben bahçede mal gibi gezinip sözde hırsız aramakla geçti.

Fıstıklı Baklava..!

Buradan,başta Sn.Michel Platini olmak üzere,dünya futbolunu yönetenlere sesleniyorum.

Gol attıktan sonra forma çıkartan futbolcuya sarı kart gösterilmesi uygulamasını bir an evvel kadırın.
Adamlar o kadar çalışmış,yapmış.Bu kaslarını gösterebilecekleri tek yer,tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından izlenen maçlar.Bunu da alırsanız ellerinden "nasıl olsa para var,istediğim hatunu götürürüm
"diyerek hepsi göt göbek bağlayacak yakında.

Ayrıca tür
k erkeği,baklava karın konusunda genetik olarak özürlü ve ne kadar uğraşırsa uğraşsın istediği kıvama gelemeyecek olmasından kaynaklı,kadınlarımızın,kızlarımızın yaşadığı bu göz zevki mahrumeyitini ortadan kaldırmak için bu revizyon mutlaka gerekli.

Allah aşkınıza yaaa,baklava karın göremeden menopoza giren kadın var ülkemizde.

Üstelik böylece sevgililerimizi,eşlerimizi ekran başına da daha rahat çekebiliriz.
Türkiye Futbol Federasyonu bu işe öncülük etsin,kulüpler birliği yarın sabahtan tezi yok toplansın.Zaman çalışma zamanıdır.Görev sizi çağırıyor.

24 Nisan 2009 Cuma

Öptüm Üstüme Kaldı..!

Kış bitiyor.Diziler yavaş yavaş tatile girmeye başlar.Bazıları yazlık mekanlara taşınır devam eder,izleyici kitlesini yitirme korkusu yaşamayan daha sağlam ratingleri olanlar eylül'e kadar çekilir ekrandan.
Hatta kanalların yaz dönemi için hazırlattıkları kısa soluklu dizilerin fragmanları da yakında dönmeye başlar.

Ama esas konumuz bu değil.

Bu dizilerde bir öpüşme sahnesi oldu mu,hemen yer yerinden oynuyor.Aman işte bilmemkimin sevgilisi bu sahneler için ne demiş,berikinin erkek arkadaşı evi terketmiş.Dizi setinde aşık olmuşlar falan filan.

Açıklamalar hep aynı.Yok ben profesyonelim,yok birşey hissetmiyorum,gerekirse soyunurum,sevişirim.Bazısı işi daha farklı bir boyut taşıyıp partnerinin çok güzel öpüştüğüne kadar götürebiliyor.Muhtemelen de jön arkadaşa akşamına veriyor.

Bu öpüşme sahnelerinin kahramanlarını,gece klüplerinden ayrı ayrı çıkarken görmemiz de çok uzun sürmüyor.Kamera önünde öpüşen 10 çiftin 5'i için geçerli bu.

Ya ne alaka?O adam da yıllardır ortada,sen de.Aşk yaşamak için neden beklersiniz senaristin kalemini.Yada senaryo icabı öptüğün adamla aşk yaşayınca dizinin seyircisi mi artar?

Bir de öyle diziler var ki,kim kimi düdüklüyor belli değil.Allah muhafaza bunlar da dizide öpüştükleri insanlarla aşk yaşamaya kalksalar,toptan yozlaşma.Kim kime dum duma.

I Want To Break-In Sometime..!

Köşk, 1901 yılında, Cemil Paşa (Topuzlu) tarafından mimar Vallaury'e yaptırılmıştı. Bu yüzden uzun yıllar "Cemil Topuzlu Paşa Köşkü" diye bilindi. 30 dönümlük bir arazi içerisine, art nouveau tarzında inşa edilmişti.

O kadar güzel ve bakımlıydı ki, sonunda şöhreti devrin sadrazamı Gazi Ahmet Muhtar Paşa'ya kadar ulaştı. Sadraz
am'ın köşkü Feneryolu'ndaydı. Bir keresinde yolunu düşürmüş, Çiftehavuzlar'daki köşkün önünden geçmişti. Gördüğü güzellik karşısında mest olmuştu. Köşk pırıl pırıldı ve bahçesi de en az köşk kadar görkemliydi.

Cemil Topuzlu Paşa, bu köşkte 1931 yılına kadar yaşamıştı. Bu tarihte bir albayla evlendirdiği kızı ve damadıyla arasında sürtü
şmeler başlamış, paşa da köşkü Mehmet Hayri İpar'a satarak Çiftehavuzlar semtinden ayrılmıştı. İparlar için bu aile tarihlerinde bir dönüm noktasıydı. Köşkün alınmasından sonra aile, İstanbul sosyetesi tarafından kabul görmüştü. Daha öncesinde İparlar'a zengin ama taşralı muamelesi yapılıyordu. Çiftehavuzlar ve çevresi yazları İstanbul'un kalburüstü ailelerinin yaşadığı semtti.

1931 yılından iti
baren İpar Köşkü olarak adlandırılacak bu yapı yine bu ailenin en renkli zamanlarının da tek tanığı olacaktı. Mehmet Hayri İpar'ın karısı Emine Tevhide İpar, Çiftehavuzlar'daki köşkte çok sık yemekli, danslı davetler vermeye başlamıştı. Bu davetlerin görkemi tüm gazetelerin dedikodu sayfalarında sütun sütun haber oluyordu.
Aile Kışları Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa'nın, mimar Hovsep Az
navuryan'a yaptırdığı Mısır Apartmanı'nda oturuyor, yazları köşke taşınıyordu. Kış aylarının büyük kısmı Uludağ'da veya İsviçre Alpleri'nde geçiyordu. Bu rüya gibi hayat on yıllar boyunca devam etti.

Ta ki Mehmet Hayri-Tevhide Emine İpar çiftinin oğlu Ali İpar, babasının yerine işlerin başına geçene değin. Ali İpar da babası gibi devlet ricaline yakındı. Özell
ikle Demokrat Parti ileri gelenleri tarafından çok seviliyordu. Ali İpar, Başbakan Adnan Menderes'e de yakın bir isimdi ve yapacağı bir iş sırasında bu yakınlığı kullandı.

İpar, gemi taşımacılığı yapmak istiyordu. Bunun için de oldukça büyük tonajlı beş gemi siparişi vermişti. Gemilerin teslim zamanı geldiğinde, döviz bulmakta zorlanmıştı. Bunun üzerine Başbakan Adnan Menderes devreye girdi ve Ali İpar'a döviz tahsis edilmesini sağladı. Gemiler birer birer teslim ediliyordu. Ancak tam bu sırada 27 Mayıs darbesi oldu. Devlet Ali İpar'ın gemilerine, İpar Transport şirketine el koydu. Ali İpar tutuklandı ve Yassıada'da yargılandı. Gemiler uzun süre bakımsız, boş kaldı ve yıllar sonra çekildikleri Haliç'ten jilet olmak için götürüldü.

Ali İpar madden ve manen çökmüştü. Bu yüzden hapisten çıktıktan sonra, yurtdışında yaşamaya karar verdi ve Türkiye'yi terk etti. İşte İparlar'ın düşüşü de böyle başladı. Hem servetleri eriyor, hem de aile fertleri birer birer ölüyordu. Aile en sonunda mülkleri paylaşmaya karar verdi. Mehmet Hayri-Tevhide Emine İpar çiftinin altı çocuğu olmuştu. Servet paylaşımı kararı alındığında Tevhide Emine İpar, Ali İpar, Muazzez Menteş ve Selma İpar sağdı. İstanbul'un dört bir yanına dağılmış köşk ve konaklar sorunsuz bir şekilde birer birer elden çıkarıldı. Ancak iş ne zaman ki Çiftehavuzlar'daki İpar köşküne geldi. İşte o zaman kıyamet koptu.
Annelerine "deli" dediler
.

Bu köşk 1979 yılında satılığa çıkarılacak ve tek talip olarak Banker Kastelli adıyla ün salan Cevher Özden tarafından satın alınacaktı. Fakat bu satış basına yansıyacak şekilde son derece gürültülü olacaktı. Aile dolandırıldığını iddia edecek, Banker Kastelli ise "Köşk benim" diyecekti.

Mehmet Hayri İpar'ın eşi Emine Tevhide İpar, satış için en küçük kızı Selma İpar'a noterden bir yetki belgesi vermişti. Cevher Özden ile İparlar arasında 14 Ekim 1979'da köşkün 150 milyon lira karşılığında devri konusunda anlaşmaya varılmıştı. Selma İpar yetkisini kullanacaktı ama satış için Emine Tevhide İpar'ın mümeyyiz olduğunun "hükümet tabibi"nce onaylanması isteniyordu.

9 Ocak 1980'de bu da yapıldı. Böylece 15 Ocak 1980'de Emine Tevhide İpar noter huzurunda Cevher Özden adına satış vaadini yaptı. Fakat İpar ailesinin diğer fertleri 1 Kasım 1980'de Cevher Özden aleyhine bir dava açarak köşk için ödenen 150 milyon liranın az olduğunu savundular. Aile davaya eski avukatları Hüsamettin Cindoruk'un yerine avukat Mahmut Kefeli'nin bakmasını istiyordu. Cevher Özden ile Mahmut Kefeli, 21 Kasım 1980'de yeni bir protokol imzaladı. Aile, isterse Banker Kastelli'nin köşk için verdiği parayı ve yaptığı masrafları ödeyerek, köşkü geri alabilecekti. Aksi halde mülkten vazgeçmeleri gerekecekti.

Bu sürtüşmeli satış Emine Tevhide İpar'ın ikna edilmesiyle 5 Temmuz 1981'de tatlıya bağlandı ve evin tahliyesi için iki aylık süre tanındı İparlar'a. Fakat Selma İpar, yalnızca bir gün sonra mahkemeye başvurarak annesi Emine Tevhide İpar'ın "deli" olduğuna dair karar alınması için yeni bir dava açtı. Emine Tevhide İpar, zorla Bakırköy Akıl Hastanesi'ne yatırıldı ve "deli raporu" alındı. Annesinin başına gelenleri öğrenen abla Muzaffer Menteş karşı bir dava açarak işi içinden çıkılmaz bir hale soktu. Bunun üzerine mahkeme yetkisizlik kararı aldı, bunu temyiz de onaylayınca muhteşem "İpar Köşkü" Cevher Özden'in malı oldu.

23 Nisan 2009 Perşembe

That's The Way aha-aha I Like It..!

Rare Pink Dolphin Seen in Louisiana Lake..!


Sanal Toplumsal Huzura Doğru..!

2001 yılındaki krizden (büyük çöküş) beri ülke ve dünya ilk defa böyle kapsamlı ve şiddetli bir ekonomik çöküntüyle karşı karşıya kaldı.İşyerleri,fabrikalar kapandı,insanlar işsiz kaldı,gelirler düştü,tl değer kaybetti vs.vs.

Şimdi düşünüyorum,hatta düşünmekle kalmıyorum.O yıllarda gazetelerde ve haber bültenlerinde çıkan haberlere şöyle bir göz attım.
Çok değil 8 yıl öncesi.Başlıklar hep işsizlikten ve parasızlıktan cinnet geçirip,eşini,çocuklarını katleden adamlarla,hırsızlık ve cinayetlerle,kapkaç haberleriyle dolu.
Krizse kriz.Aynı işsizlik,aynı açlık ve çaresizlik şimdi de sözkonusu.Ya artık kimse cinnet geçirmiyor,yada 2001 yılında ağzı yanan dar gelirli vatandaş o günden bu yana tasarruf yaptığı için bu krizi daha kolay atlatıyor.Sokaklarda eskisi kadar kapkaç yok.Kimse eskisi kadar adam öldürmeye niyetli değil.Koskoca ülkede kriz kaynaklı borçlarını ödeyemediği için kendini öldüren tek bir adama ait haber okudum yanılmıyorsam.

Yanlış anlaşılmasın.
Bu tarz olaylarla karşılaşmaktan mutluluk duyduğumu yada vahşi bir zevk aldığımı sanmayın.Ben de istemem kötülükler hakim olsun topluma.Ama ya bunların hepsi yalansa.Ya herşey aynen devam ediyor ve hatta daha da kötüye gidiyorsa.Yayın organları üzerinden alabileceğimiz gelişmeleri ve haberleri,süzgeçten geçirilmiş şekilde alıyorsak.

Ya"Ergenekon" denen yeni model "kitlesel uyutma silahı" bir kısmımızı vurmuş,geri kalanları hedef almışsa?
Ya Aragones "N'olacak bu Fener'in hali ?"repliği tekrar zihinlerde yer etsin diye getirilmişse?
Ya Sarkozy,icraatlarından çok,özel hayatı ile ilgilenilsin ve gerisi örtbas edilsin diye evlendiyse Carla Bruni'yle?
Ya Ermenistan ve Türkiye'nin elemelerde eşleşmesi tesadüf değil de,danışıklı dövüşse?
Ve bunun gibi binlerce soru işareti.

Benim kafam çok karışık.Aynen olması gerektiği gibi yani.Kalabalıktan ayrı durmaya çalışsak da,kenara köşeye kaçsak da,kalabalık bizim üstümüze geliyor.Bir yerden yakalayamadığını,başka yerden yakalıyor,ama eninde sonunda bir şekilde yakalıyor.