15 Temmuz 2009 Çarşamba

Korku Ecele Fayda Eder mi.? Bence Eder..!

2005-2006 yıllarında hayatımda hiç uçağa binmemiş 26 yaşında bir adam olarak,havaalanının yanında geçerken bile tüylerim diken diken olurdu.
Askere gitmek için başvurumu yaptığımda o kadar iyimser fikirlere sahiptim ki,"Ankara'nın doğusunda bir yer çıkarsa uçakla giderim şimdiden söyleyeyim" diye gar gar geyik bile yapıyordum ev ahalisine.
Peki nereye gittim?

Cevap:Van.

Türkiye sınırları içerisinde,İstanbul'a en uzak şehir.Karayoluyla 1637 km. ve askere gideceğim aralık ayında,Sivas,Erzincan,Tunceli,Bingöl,Muş ve Bitlis'in karlarla kaplı dağlarından geçen 36 saatlik bir otobüs yolculuğunu göze alamadığım için,biletimi almış bulundum TK bilmem kaç sefer sayılı uçuştan.

O güne kadar hiç uçağa binmemiş olan ben,4 kere uçtum bu mesafeyi el mahkum.Hatta izine gelmeden önce uzun uzun da düşünmüştüm,"Ulan hiç binmesem mi,gitmesem mi izine.Bir kere daha binsem bir daha da binmesem mi?" diye?

Mantıklı konuşmak gerekir.Nasıl olur da korkmazsın uçaktan?
830 km hızla giden,45 ton (+29bin litre yakıt) ağırlığında bir metal yığını.Ortalama 200 kişi taşıyor.Maksimum yükle aktarma yapmadan ortalama 5.500 km. uçabiliyor.
Ben böyle bir kudretten korkarım arkadaş.Uçakla şaka olmaz o aşikar.

Kimse de bana "İstatistiklere göre trafik kazalarında ölen insanların sayısı,uçak kazasında ölenlerinkinden fazla." diye ukalalık yapmasın sakın.

01 Haziran 2009
Air France Havayollarına ait Airbus A330 tipi yolcu uçağı Atlas Okyanusu'na çakıldı.
228 ölü.

15 Temmuz 2009
Hazar Havayollarına ait Tupolev tipi yolcu uçağı Kazvin kenti yakınlarında düştü.
168 ölü.

İki kazanın arası 45 gün.
Toplam 396 ölü.

2009'un ilk 4 ayında Türkiye'de trafik kazalarına hayatını kaybeden insan sayısı 777.
Hava taşımacılığı eskisi kadar güvenli mi o da tartışılır bence.
İstatistikse istatistik,rakamsa rakam.

Hee illa da uzaklara gideceğim diye tutturursam,o zaman da Pegasus'un 1 liraya sattığı biletlerden alıp,o uçakta ölmem.
Alırım aslan gibi Lufthansa'dan €499'ya biletimi,öleceksem de first class'ta ölürüm,onu da bilesiniz.

14 Temmuz 2009 Salı

We Don't Need No Education..!

Öss sonuçları açıklanmış.Şimdi gençleri tercih maratonu bekliyor.Ben de böyle bir zamanda üstüme düşen görevi yapmak adına sizler için birkaç meslek grubunu araştırdım,hatta bununla da kalmadım,kategorize ettim.

İşte size yeni millenium'un en havalı,en kebap ve en uzak durulması gereken meslekleri:


* Öncelikle,hayatınızın her anında etrafınızda size muhtaç insanlar,hayran kadınlar ve zeka küpü adamlar olmasını istiyorsanız,hiçbir dönem geçerliliğini ve forsunu yitirmeyen "Beyin Cerrahlığı"'nı önermeden geçemeyeceğim.En nihayetinde 86 yıllık cumhuriyet tarihinde Gazi Yaşargil'den başka adını bildiğiniz kaç Türk beyin cerrahı var?

*Özellikle genç kızlarımız için,günümüzün vazgeçilmez mesleklerinden bir diğeri de "Diyetisyen"lik.2004 verilerine göre erkek nüfusunun 22,1%'inin,kadın nüfusunun ise 41,5%'inin obez olduğu Türkiye'de aç kalmanıza imkan ihtimal yok.
Hiçbirşey yapamazsanız,Dudullu'da,Ümraniye'de bir muayenehane açarsınız,viziteyi 20 liraya sabitler,sürümden kazanırsınız.Ülkenin en ünlü diyetisyeninin adam öldürmesine göz yumuluyorsa,siz orada bir mahalleyi yok etseniz kimse kılınıza dokunmaz.

"Yok ben fazla uğraşamam,çok yorulmadan paramı kazanmak isterim,zaten üniversiteyi de hasbel kader bir diplomam olsun diye okuyacağım" diyorsanız aşağıdakiler tam size göre:

*Mesela "Yaşam Koçluğu"'nu deneyin.Çevrenizdeki insanlara,zaten halihazırda yapmaları gereken şeyleri,sanki çok farklı birşeyden bahsediyormuş gibi bir tavır takınarak,ağır ağır anlatın.Bunu yaparken havuç suyu falan için,çok mutlu ve huzurlu bir insan portresi çizin.Arkadaşlarınızla çıktığınız gece gezmelerinden onlara nazaran erken ayrılın ve ertesi sabah 06:30 gibi falan onları arayın.İnanın sizin birşeyleri doğru yaptığınızı ve/veya doğru bildiğinizi düşünen birçok enayi çıkacaktır ve üstüne üstlük,gece erken yatıp,sabah erken kalkması gerektiğini söylemeniz için size eşşek yüküyle para verecektir.

*Olmadı "Emlaı" olun.Yalandan bir yazhane açıp,mahalle mahalle gezin.Kapıcılarla sohbet edin.Ceplerine bir paket Samsun atıp,nerede boş daire var öğrenin.Acar davranırsanız ev sahibinin adresini ve telefonunu bile alabilirsiniz.İki kelam,üç laklak'tan sonra imzalatın ev sahibine bir vekaletname,asın cama "Salla Başı,Al Maaşı Emlak Ofisi'nden Kiralık"yazısını.Oturun bekleyin dükkanda.Gelsin çay,gitsin oralet,yandaki bakkalla tavla turnuvası.Arada bir müşteri gelir,bakkal bakar dükkana nasıl olsa.İki adım atar gösterirsin evi.Sonra alırsın bir kira bedeli komisyonunu,allah bereket versin.

*Valla bu sonuncuya benim bile aklım kaymıyor değil."Oto Yıkamacı" olun.Geçenlerde arabamı yıkatmaya götürdüm.3-4 araba sıra var.Kenarda yaktım sigaramı bekliyorum.İç dış yıkama 15 lira.Patron topluyor yıkama paralarını.Yıkamacıya bahşişi 5 liradan aşağı veren yok.Ben cebimde ayırdığım 3 liranın şıkırtısı duyulmasın diye kıpırdamıyorum bile.Çok kaba bir hesapla bu adam günde 10 araba yıkasa (ki bu çok karamsar bir hesap) günde 50 lira yapar.Ayda 1.500 lira yapar.500 lira da maaşı olsa.Sünger,köpük,basınçlı su tabancasından 2.000 lira aylık kazanç.Üstelik kenara da çıkış belgeni çerçevelettirir asarsın,oldu sana "Diplomalı Oto Yıkamacı".

Bu kadar tavsiyeden sonra birkaç uzak durulması gereken meslek hakkında da sizleri uyarmak benim görevimdir Türk gençleri:

*Ne yaparsanız yapın ama sakın belediyenin inşaat kadrosuna falan başvurmayın,çünkü siz üniversite mezunu olduğunuz için size en zor ve meşakkatli görevi vereceklerdir.Karısıyla,kızıyla,yerine göre manitasıyla seyahat eden adamlar,kenarda çalışan dozerin kepçesine saplanmasınlar diye kırmızı üçgen bir bayrağı verirle elinize,öğlen sıcağında salla allah salla uyarırsınız şöförleri mazallah.Güneşten kavrulur,okuduğunuzu da unutursunuz.

*Benzer bir durumda,yol çalışmasının olduğu yerden geçen Kamil Koç bandıralı,şehirlerarası otobüsün içindeki "Muavin" de olmak istemezsiniz,ki istemeyin de.Otobüs yolculuğu,yolcuya bile zulümdür.Düşünsene,4 bebek,8 teyze,12 beyamca ve irili ufaklı kadın ve erkek toplam 44 kişilik bir insan yığınına İstanbul-Van arasında,36 saat boyunca,kahve,çay,su,topkek,yerine göre kusması için torba falan yetiştirmeye çalışarak geçer mi bir ömür?Buna bir de şöförün egosu,havası,tribi eklendi mi,ilk şarampolde aç orta kapıyı at kendini boşluğa.

10 Temmuz 2009 Cuma

Maliyeti Düşürmek İsteyen Isparta'dan Kız Alsın..!

Geçenlerde işyerindeki yemekhanede Ntv haber bülteninde şöyle bir haber geçilince bende şaşkınlık tavan yaptı.

"Isparta'daki düğünlerde tek kaptan yemek yeme uygulaması Hıfzısıhha müdürlüğü'nce yasaklandı."

Hem böyle bir uygulamanın olması,hem de bunun 2009 yılına kadar devam etmiş olması gerçekten inanılmaz.Haber görüntülü olmasaydı belki inanasım gelmezdi ama,spiker bir yandan haberi okurken,bir yandan da davetlilerin önce bir kap çorbayı çalakaşık içtiğini,ardından gelen etli pilavı sömürüşlerini ve son olarak da gelen helvaya dalışlarını kendi gözlerimle görünce "yuh" dedim.

9 Temmuz 2009 Perşembe

Bayandan Temiz..!

"Bayandan Temiz" kalıbı,internet üzerinden yada gazete ilanıyla araba arayanların dikkatini çeken ve inanılmaz çekici gelen bir ibaredir.Arabayı bayan kullanıyorsa,o araba temizdir diye batıl bir inancın ürünü olan bu akım,yıllardan beri geçerliliğini yada daha doğru bir ifadeyle aldatıcılığını korumayı başarmıştır.

Trafikte bu kadar şuursuz ve yalandan araç kullanan pembe kimlik varken,o arabalar nasıl temiz kalabiliyor bir türlü idrak edemiyorum.Nisan ayında aldığım arabamın kaportasında,şu gün itibariyle tam olarak 3 dişi vatandaşa ait imza var.Ve bu vatandaşların trafikte seyretmekle ile ilgili en basit kurallardan (geçiş üstünlüğü,takip mesafesi,sol dönüşü geniş,sağ dönüşü dar açıdan almak vs.) bile haberleri yok maalesef.

Işıkları geçmiş bir şekilde,sıkışan trafiğin akmasını beklerken,yan yoldan yeşili görüp zaaart diye önüme kırarak sol ön tamponuma vuran kadına,geçiş üstünlüğünün bende olduğunu anlatmaya çalışırken,bana "Alla Alla,neden sende oluyormuş?Geçiş hakkı bayanındır..!" demesi,

Koltuğunu en öne kadar çekmiş,direksiyona sıkı sıkıya sarılmış şekilde,benimle bariyerler arasında motorsikletin bile zor geçeceği boşluğa kocasının Audi'sini sokmaya çalışan kadının,sağ dikiz aynamı çatır çatır yamultarak geçmeye çalışırken,camı açıp ne yaptığını sorduğumda bana verdiği, "Sinyal veriyorum,görmüyor musun?" cevabı,

Ve son olarak da bu sabah,köprü yolunda şerit değiştirmeye çalışırken üstüme çıkan kadına, "Bak senin kaportanda benim boyam var,kimin boyası öbürünün arabasına geçmişse o haklıdır" dediğimde korkulu gözlerle bana bakarak "Polis çağırmasak olur mu?" talebi.

3 ay içerisinde bana çarpan 3 kişinin de kadın olması ne oranda bütün kadın nüfusunu bağlar ama,hiç değilse bir fikir verir.Sonuç olarak,kadının kullandığı araba temiz olur inanışı nasıl yalandır belli değil.Ha torpido düzenlidir,koltukta sigara yanığı yoktur yada erkeğe göre daha sık yıkatabilir ama,bunlar da aracın değerini etkilemez.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Daily Groove..!

Alternatifsizlikten muzdarip şekilde,ister istemez bir parçası olmama rağmen,öğlen molalarındaki rutin beni inanılmaz darlar oldu bu aralar.
Hergün aynı mekan,hergün aynı insanlar,hergün aynı amerikano,kırmızı Marlboro.
Mümkün olsa da,saat 12:00'yi vurduğunda,2 saat ileri sarsak,14:00'ten devam etsek mesaiye,gün daha çabuk bitse.Artık masa başında,dört duvar içinde sıkışmış şekilde harcadığım zamandan daha çok acımaya başladım,bu şekilde geçen öğlen tatillerine.

Dışarısı 35 derece,deliler gibi yanıyor,nemin de etkisiyle hissedilen değer 40'ın üstünde.Ofiste insanlarla klima mücadelesindeyim.
Açık ofis kültüründen ve yazılı olmayan kurallarından uzak,her kafadan bir ses çıkıyor.Biri der terledim klimayı açın,öbürü der üşüdüm kapat.Terli terli sırta vuran klima adamı fena hasta eder.
Ama ben bu gerçeği,taş kafalı,herşeye muhalif kadroya anlatamadım.Yaz günü ofis içinde klima 22 - 23 dereceye ayarlanır ve hiç kapatılmaz.Oda sıcaklığı sabitlenerek,tüm gün bu seviye korunur.
Ama gel gör ki,incecik askılıyla gelen Mücella ve arkadaşlarıyla,kısa kollu body ile gelen Selvinaz ve tayfasını aynı anda tatmin edemezsin.Kadın kısmı arzu ettiği halde sırtına bir şal yada hırka alarak vücut ısısını dengeleyebilir.Ama ben,el mahkum gömlek giymek zorundayım.Yakamı bağrımı sonuna kadar açamayacağım gibi,Ricky Martin misali kolsuz gömlekle de gelemem işe.
Her sene aynı kavgayı veririm ben bu ofiste,tam sonuca varacakken,yağmurlar başlar,klima mevsimi biter.Hoş bu sayede dertler de biter ama,eğitemediğim kafalar,bir dahaki yaz tekrar sorun çıkarmak üzere stand-by konumuna geçerler.

I-pod'un,mp3 player'ın her gün yenisi çıkıyor.Bugün aldığın,yarın eski model sayılıyor.Peki neden hala dışarıya ses vermeyen kulaklığı icat edemediler.Ettilerse de bundan benim niye haberim yok?
Ben her sabah serviste,arka koltukta oturan pastoral hatunun Ebru Gündeş'ini,Emel Sayın'ını dinlemek zorunda mıyım?Yada ön koltuktaki uykucuyu uyandırmamak için ben kendi kulağımdan sızan desibeli takip etmek zorunda mıyım?Yapmadıysanız yapın bu ürünü,yaptılarsa da biri beni bilgilendirsin.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Atlantic City Neree,Nusaybin Nere..?

Elimizde ne var?
15.yüzyıl sonrası,şu an olduğu yerden Avrupa ve Afrika'ya yayılmış,almadık yer bırakmamış,sonra darala darala kendi kabuğuna çekilmiş,şimdilerde ise T.C. olarak anılan,bazılarına göre Osmanlı'nın torunlarının,bazılarına göre Orta Asya'nın barbar kavminin yaşadığı,3 tarafı denizlerle çevrili,kuzeyde dağları kıyıya paralel,batıda kıyıya dik ve girintili çıkıntılı bir kara parçası.

Olayların gelişimine baktığımızda çok da farklı değil Amerika'dan.En belirgin farklar:

1-Amerikan'ın belinde silah belki 300 yıldır var.Bizim elimize Turgut tutuşturdu.
2-Amerikalı arabayı icat etti,dünyayı benzine ve kendine muhtaç etti.Biz at arabasından inip,ithal mercedeslere,chevrolet'lere bindik.
3-Amerika havaalanı,savaş gemisi,füze yaparken,hatta aya giderken,biz otoyol yaptık,demir ağlarla ördük dört bir yanı.

Okyanusun ötesinde,zencisi,beyazı,kızılderilisi,hispanic'i,kuzeylisi,güneylisi.
Bu tarafta lazı,kafkası,abhazı,kürdü,çerkezi.
Orda isimleri Amerikalı,burada Türk.

Osmanlı o kadar çok insiyatif ve özgürlük vermiş ki içinde barındırdığı alt kültürlere,yıllar sonra bile kendi kimliklerini korumayı başarmış birçoğu.Amerika gibi kuvvetli ve baskıcı bir asimilasyon uygulamamış.Kimsenin kafasına vura vura "Sen o değilsin,busun" dememiş yankee'ler gibi.Ki bu Amerika,dünyanın en gelişmiş,en modern toplumlarından biri.Bölmüş ülkeyi eyaletlere,içeride herkes kafasına göre takılıyor,dışarda herkes Washington'a hesap veriyor.

Şimdilerde bu 3 tarafı denizlerle çevrili kara parçası için de benzer şeyler tartışılır,benzer şeyler gündeme getirilir oldu.Büyük bir kesim buna karşı çıkarken,ben de karşı çıkanlar tarafında saf tuttum.Neden?

Vatan bölünmez.Toprak verilmez.

Ona eyvallah.Ama kimse farkında değil.Ülke bölünmüş,millet kafasına göre at koşturuyor.Güneydoğu'yu terör örgütü sempatizanı parti almış,tulum çıkarmış.Şehit cenazesine katılmayan belediye başkanları,terörist cenazelerinde boy gösteriyor.Milletvekilleri merhum için dulara okuyor.

Koskoca ülkeye dayamışlar Ergenekon diye bir afyon,milletin kafası güzel,herkesin aklında farklı komplo teorileri.Nasıl olsa demokrasi var,o da olmazsa ordu var.

Uyu Türkiyem Uyu..!
Allah rahatlık versin..!

2 Temmuz 2009 Perşembe

Give Her What She Needs...Right Away!

"A beautiful mind" ı belki 5 kez seyretmişimdir ama geçen gece bir kez daha seyrederken hiç mi hiç sıkılmadım.Tam tersine bu film,her seyrettiğimde gözden kaçırdığım bazı noktaları yakalamamı sağladığı için her zaman keyif verir.

Güzeller güzeli Jennifer Connelly,Crowe'un her türlü deliliğine,hayali arkadaşlarına tahammül ederken ne kadar da tatlı ve sexy gözüküyor.Hep susuyor,hep alttan alıyor,hep idare ediyor.
Ama o bir kadın.Ve onun da sabrının bir sınırı var.

Peki bu sabrın sınırı tam olarak ne tarafa düşüyor?

Koca film boyunca Connelly'nin zıvanadan çıktığı tek an;
Karıkoca yatakta yatarlar,Connelly yavaş yavaş kocasına sırnaşmaya başlar.Elini yavaşça,yorganın altından,adamın pijamasının içine sokar,fakat Nash hızlı bir hamleyle karısına arkasını döner ve hiç oralı olmaz.

Connelly:"İlaçlardan mı?
Nash:"..............!"

Ardından kadın banyoya gider ve film boyunca sergilediği tek saldırgan ve agresif sahne yaşanır,su bardağını fırlatarak aynayı kırar ve çığlıklar atmaya başlar.

Kadın birçok şeye katlanabilir bu hayatta,ama konu sex olduğu zaman sabır taşar,kadın sex istediği zaman ona orgazmını veremezsen,bu hayatta başın çok ağrır.

Kadının başı ağrıdığı zaman ilişme,ama kadın sex istediği zaman,her daim hazır ol.
Cam çerçeve inmesin.

Ölüyorum Zannettim..!

19:45 gibi ofisten çıktım.İşyerinden arkadaşım Selçuk'la birlikte,bitmek tükenmek bilmez İstanbul trafiğiyle boğuşmaya hazır bir şekilde.

Bir süre sonra bacaklarım güçzüsleşmeye,bakışlarım sabitlenmeye başladı.Ellerimde hafiften titremeler.Yavaş yavaş soğuk bir suya giriyormuşum gibi hissetmeye başladım ayaklarımdan yukarı doğru.

Metro City'nin orada Selçuk'u indirdim.Yolun geri kalanını yalnız gelecektim,ama korkmaya da başladım.Her geçen dakika biraz daha güçsüzleşiyor,biraz daha düşüyordum.

Arabanın içi şimdi belime kadar soğuk suyla dolmuş gibiydi ve titremeye başladım.Arabayı sağa çekip arabadan inmek,yüzüme belki biraz su çarpmak ve bu iğrenç histen kurtulmak istedim ama arabalar kıpırdamıyor bile,öyle bir trafik.

Bu kötü his artık öyle bir hal almıştı ki,ruhum bedenimden yavaş yavaş çıkıp beni terkediyor sanmaya başladım.Hemen arabayı durdurup indim.Hoplayıp zıplamaya,hareket edip bacaklarımdaki uyuşukluğu yok etmeye çalıştım ama nafile.

Yarı baygın bir şekilde köprüyü geçip eve kadar sağ salim geldim allahtan.Hemen duşa attım kendimi,o hisse karşılık ben de bastım soğuk suyu bedenime.

Yavaş yavaş sakinledim,anca geldim kendime.

Bundan yıllar evveldi.Üniversitede manyak bir kız vardı.Siyah tonlarda makyajlar,kıyafetler hepten siyah,deli deli bakışlar,uçuk kaçık sözler,inanışlar.
Bir keresinde bana "kalp çağırmak" diye birşeyden bahsetmişti.Gülüp geçtim,inanmam çünkü böyle şeylere.Öyle birşey gerçekten olsa dahi,o söyledi mi deli saçmasından başka birşeymiş gibi gelmedi.Ölenlerin ruhu,yaşayanların da kalbi çağrılabiliyormuş.
İddia etti: "Var öyle birşey,inanmıyorsan seninkini çağırayım,o zaman inanırsın" dedi.
"Çağır o zaman" dedim.

Birkaç gece sonra,aynı bugünki gibi bir hisle yatağımda uyandım.Birebir aynı histi diyebilirim.Ama o zaman bir kadeh viski ve sigarayla kurtulmuştum tripten.Yatağıma geri dönerken telefonum çaldı.Kız aradı."Nasıl?" dedi.İçimden "Siktir!" dedim,daha da görüşmedim o kızla.

Şimdi bugün yine aynı şey olunca,ondan şüphelenmedim ama,benzer birşey mi oluyor,"Nooluo lan?" diye bi tırstım.